Gezi Yazıları,  Türkiye

Şirince

Nihayet İzmir bize gülümsedi ve güneşini gösterdi! Yaklaşık 2 haftadır İzmir’deyim. Hava neredeyse geldiğimden beri kapalı ve yağmurluydu. Hatta yıllar sonra İzmir’e kar bile yağdı. İzmirliler kar yağışına pek sevinse de aslında benim için can sıkıcı bir durumdu bu. Yaklaşık -15 derecelik Eskişehir soğuğundan kaçıp İzmir’e yarı yıl tatiline gelen ben, günlerdir kötü hava şartları nedeniyle Alsancak, Bornova, Karşıyaka ve Güzelyalı hattındaki mekanlara tıkılıp kalmıştım.

Kar yağınca hava ısınır derler ya, İzmir pek kar yağmasına alışkın olmadığı için kar yağışından sonra direk mevsim değiştirdi, şu an ilkbahardayız. Kar yağdığı gün ‘0’ derece olan hava, kardan 2 gün sonra yerini açık bir gökyüzü, içinizi ısıtan bir güneş ve şaşkınlığa neden olan 16 derecelik bir havaya bıraktı. Şu an dışarıda t-shirt’le gezilecek bir hava var desem abartmış olmam.

Hal böyle olunca, içimizdeki gezgin ruhu bu haftasonu yeniden canlandı. Nakit sıkıntımız olmasına rağmen Bergama’dan sonra yine İzmir yakınlarındaki bir ilçeye, Selçuk’a gitmeye karar verdik. Bu yolculukta da kuzenlerim Mustafa, Ibrahim ve arkadaşımız Oğuz eşlik etti bana.

Sabah 09:30 – Bornova’da yapılan kısa bir kahvaltıdan sonra yola çıktık hemen.  Selçuk, Bornova’ya yaklaşık olarak 75 KM uzaklıkta bir ilçe. Ulaşım Aydın otoyolundan rahatlıkla sağlanabiliyor. Biraz hızlı giderseniz bu yolu yarım saatte almanız mümkün. Biz çok fazla benzin alamadığımız için biraz yavaş gitmek durumunda kaldık. Bu yüzden yolculuğumuz yaklaşık 1 saat sürdü. Aynı zamanda Selçuk’a otobüsle gitmek de mümkün. Her 20 dakikada bir Otogar’dan otobüsler kalkıyor.

Selçuk’a girmeden sizi hemen yükseklerde ‘Selçuk Kalesi’ karşılıyor. Çok görkemli bir yapı olan Selçuk Kalesi (diğer adıyla Ayasuluk Kalesi), her zaman olduğu gibi heyecanlandırıyor beni. İlçeye girer girmez hemen kaleye çıkmanın yollarını arıyoruz. Tam bu sırada St. John Anıtı’yla karşılaşıyoruz. Meğer kale girişiyle bazilika’nın girişi aynı kapıdan sağlanıyormuş. Hemen kuzenler birer müze kart çıkartıyorlar. Tam bu sırada ‘ The Castle is closed for restoration’ yazısı gözüme çarpıyor, yıkılıyorum. Daha önce de kalenin restore çalışmalarının devam ettiğini ve geçtiğimiz aylarda açılacağını duymuştum. Hatta içine bir takım müzeler inşa edilecekti. Çok merak ettiğim Selçuk Kalesi’ne bu kadar yaklaşmışken girememek koydu biraz.

St. John Anıtı, Selçuk Kalesi’nin hemen yanında. Kale kapalı olunca içeri giriyoruz burayı gezmek için. Az çok tarihine de göz atıyoruz tabelalardan. Kimi yerlerde bilgi varkimi yerlerde ise her antik kent gezimizde rastladığımız gibi çer çöp.

Bu anıtın tarihçesi Roma Dönemi’ne kadar uzanıyor aslında. MS 2. yüzyıl başında ortaya çıkan bir Hıristiyan geleneğine ve inancına göre Efesli Yuhanna ‘St. Jean Theologos’, Efes’te ölümünden sonra Ayasuluk Tepesi’nin güney yamacına gömülmüş. Önce kendisi için basit bir mezar anıtı yapılmış ve bu mezarın üzerine MS 5. yüzyılda bir bazilika inşa edilmiş. Zamanla Efes halkının çevresine taşınması üzerine burası Piskoposluk Kilisesi olmuş.

Selçuk Kalesi’nin önemine de biraz değinmek istiyorum. Herkes genellikle Efes’i daha çok biliyor ve duyuyor. Peki Selçuk Kalesi’nin,  Lydia Kralı Kroisos Efes’i alıncaya kadar (MÖ 560) anakent konumunda olduğunu biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum.

Pamukkale Üniversitesi tarafından yapılan kazı çalışmalarında Ayasuluk Tepesi’nin ilk Efes yerleşmelerinden biri olduğu; ancak geçmiş çağlarda zamanla önemini yitiren tepe, yine o çağlarda yapılan  St. John Anıtı’nın yapımı ile yeniden önem kazandığı anlaşılmış.

Kalenin görkemli surları ve  duvarları Bizans, Aydınoğulları ve Osmanlı dönemlerine ait. Her gidişimde kale beni bir kez daha büyülüyor diyebilirim. Çocukluğunu Age of Empires oynayarak geçirmiş benim gibi bireyler de eminim buraya gittiğinde bu kaleden çok etkileneceklerdir! Tam tamına 15 tane görkemli kuleden ve surlardan bahsediyorum çünkü.

Kalenin içinde cami ve kilise kalıntıları var sanırım, gezemediğimiz için net bir şey söyleyemiyorum.

St. John Anıtı’nda ise yeni bir çok parçasını yitirmiş eserler var.  Ne yazık ki burayı da koruyamamışız… Çok ilgi çekici bir yer değil bana göre, ama yine de gidip görmek de fayda var.

Bu bölgede yeterince gezip İsa Bey Camii’ne de uğradıktan sonra, gözümüzü Meryemana’ya çeviriyoruz. Dar ve virajlı Bülbül Dağı yollarında yaklaşık 10 km yol aldıktan sonra bölgeye varıyoruz.

Meryem Ana Evi, İsa’nın annesi Meryem’in son yıllarını St. Jean (Yuhanna) ile birlikte geçirdiğine inanılan kilisedir. Oldukça küçük aslına bakarsak ama buranın önemli olmasının en büyük nedeni Hıristiyanlar için Hac yeri olması. Bugüne kadar papalar tarafından ziyaret edilmişliği bile var.

Tabii Hristiyanlar için hac yeri olan bu ören yer, müslümanlarca da medet umulan ve ziyareti kutsal sayılan bir yer olmuş. Şu anda burası kilise olarak kullanılmakta. Kilisenin küçük olması nedeniyle mum dikebileceğiniz yerler yanında yer alıyor. Hemen aşağısında da dilek asabileceğiniz alanlar mevcut. Affınıza sığınarak buraya asılan dileklerden birini sizlerle paylaşıyorum.

Meryem Ana’da mumlarımızı dikip kaynak suyundan içtikten sonra, yolumuzu Yedi Uyuyanlar’a çeviriyoruz. Bülbül Dağı’nın hemen aşağısında Efes’e gelmeden sağa dönüyorsunuz ve dar bir yoldan yaklaşık 2 km ilerliyorsunuz. Yedi Uyuyanlar hemen solda Gözlemeci Teyzeler’in arka tarafında.

Şimdi tabi bu Yedi Uyuyanlar hikayesinin kendi kentlerinde geçtiğini iddaa eden yeryüzü üzerinde tam 33 (otuzüç) şehir var. Yanlış duymadınız. Biri diyor efendim bizim şehrimizde uyumuşlar, diğeri diyor yok bizim şehrimizde. Türkiye’de ise 4 şehir ‘Yedi Uyuyanlar bizim’ diyor. Bunlar Selçuk, Afşin, Lice ve Tarsus. Diğerlerini gidip görmedim ama Efes Antik Kenti’ne yakın olması ve hikayelerde anlatılanlara göre de tam uyumlu olması nedeniyle bana sorarsanız Selçuk’ta, Panayır Dağı’nın eteklerinde uyumuşlar.

7 uyuyanlarla ilgili ilginç bir nokta da, hem Müslümanlık’ta hemde Hristiyanlık’ta bir hikayesi olması. İkisinde de benzer noktaları var. Ama temel konu şu, 7 genç. Kral’ın dinine ibadet etmiyorlar ve putperestler. Hükümdardan kaçarken bir mağaraya sığınıyorlar. Askerler mağaranın girişine tuğla duvar örüyor, bu gençler de 300 yıl burada uyuyor. Daha sonra uyandıklarında içlerinden biri şehre iniyor ve 300 yıl önceki altınla bir fırından birşeyler almak isterken yakalanıyor ve hikaye ortaya çıkıyor.

İşin aslı böyle. Gel gelelim günümüzdeki koşullara. Yedi Uyuyanlar’a gittiğinizde her yerin kapalı olduğunu görünce bizim gibi siz de şaşıracaksınız. Her yere kilit vurulmuş, tel örgü çekilmiş. Hayır durum madem böyle yolun başında belirtin. O kadar yer gelmiş, tırmanmışız hiç mağaralara girip bakmadan döner miyiz?

Hemen tellerden atlayıp tırmanarak, mağaraları tek tek dolaşıyoruz. Duvarlardaki işlemeler, mezarlar, mağaralar he hikayelerde anlatılanlara uyuyor. Bir de bu mezarların üzerine kilise yapılmış zamanında. Onu da gezebiliyorsunuz. Lakin biraz tehlikeli, tavan yer yer çökmüş. Dikkat ediniz.

Yedi Uyuyanlar’ı mekanlarında ziyaret ettikten sonra karnımız acıkıyor. Rotamızda olan Şirince’ye hızlıca yol alıyoruz.

Burası Selçuk’a bağlı ve Selçuk’a 8 km mesafede tarihi mimarisi korunmayı başarılmış şaraplarıyla meşhur turistik bir köy. Çok ilginçtir ki, Şirince’den önce burası Çirkince olarak biliniyormuş. Fakat Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kazım Dirik burayı gezip görmüş ve böyle şirin bir yere neden Çirkince denildiğini anlayamamış. Bu yüzden o tarihten sonra burası Şirince olarak isimlendirilmiş.

Köy 1923’te Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sonucu Rumların ayrılmasıyla Kavala’nın köylerinden gelen mübadillerle iskân edilmiş. Köyde halen bazı Rum evleri pansiyon olarak hizmet veriyor. Sizin vaktiniz varsa eğer mutlaka gidip dağların içindeki müthiş doğası olan bu köyde konaklayın. Köy şarapları bir yana dursun, köyevleri, zeytinyağları ve sabunlarıyla da çok meşhur bir yer burası. Taşı toprağı altın yani.

Köy içinde harap durumda olan iki Rum kilisesi var. Biz gider gitmez bunlardan birini hemen ziyaret ediyoruz; St.John Kilisesi. Kilise içinde pek bir şey yok aslında. Duvara işlenmiş birkaç el yapımı resim var, korunmaya çalışıyor. Ancak kilise de güvenlik vb. bir şey olmadığı için korunamamışlar. Resimlerin etrafına yapılan camlar azgın Türk Gençliği’nin duvarlara aşklarını kazımasına engel olamamış. Örneğin Meryem Ana resminin üzerinde seni çok seviyorum Hayriye yazıyordu. Meryem Ana’yı Hayriye’ye benzetmiş herhalde arkadaşımız.

Şirince’de Serpme Köy Kahvaltısı ve Güveç yemekleri çok meşhurdur. Geçmiş yıllarda buraya hususi olarak kahvaltı yapmaya da geldik bir çok kez. Fakat bu sefer çok aç olduğumuz için Şirince’nin ufak çarşısı içindeki bir lokantaya oturup adam akıllı birşeyler yiyoruz.

Şirince’ye gittiğinizde şarap mahzenlerini ve şarap dükkanlarını gezmeyi unutmayın. Her şarap dükkanında istediğiniz kadar meyveli şarap tadabilirsiniz. İşin en keyifli kısmı bu. Onlarca şarabı bedavaya tadıp oradan tek bir şarap alarak çıkabilirsiniz. Benim tavsiyem Kıvırcık Şarap Evi’ne gidin. Kıvırcık Abimiz’in sıcak şarabından da içmeyi ihmal etmeyin. Şirince’nin en güzel meyveli şarapları kesinlikle burada!

Şaraplarımızıda aldıktan sonra Şirince’ye veda ederek Selçuk gezimizi sonlandırıyoruz. Kısa bir yolculuğun ardından İzmir’e varıyoruz.

Siz de eğer haftasonu kaçamağı arıyorsanız, ya da canınız güzel bir serpme kahvaltı ve şarap çektiyse, mutlaka Şirince’ye, Selçuk’a gidin.

Saygılar, Sevgiler 🙂

Seyahat etmeyi ve yazmayı; deneyimlerimi başka insanlarla paylaşmayı seviyorum. Yaptığım her gezi ve yazdığım her yazı bilinmeyen soruların ve tutkulu deneyimlerin bir parçası.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*