Fransa,  Gezi Yazıları

Paris

DSC_0749

Hiç aklımda yoktu aslında buralara gelirken Paris’i gezmek. Genelde nefret etmişimdir popüler şehirlerden; hatta bu nedenledir ki 6 aydır Kassel’da yaşıyorum; Berlin ya da Hamburg seçeneklerim varken. Ama Paris bu önyargılarımı kıran muhteşem bir şehir oldu.

Sevgilimle Kassel’dan 9 saatlik rahat bir otobüs yolculuğunun ardından sabah saat 6’da vardık Paris; Gallieni Metro İstasyonu’na. Otobüsün direk metro istasyonuna indirmesinden dolayı ulaşım konusunda hiç bir sıkıntı yaşamadık. Zaten Paris gibi Avrupa’nın en büyük metro ağına sahip bir şehirde kaybolmak imkansız. Burada kullanacağınız en uygun bilet şekli ‘Carnet’ denilen 10’arlık biletler. 13 Euro gibi bir ücreti var ve 10 adet bilet veriyor size makine. Toplu taşıma araçlarına tek binişin 1.70€ olduğu bir şehirde; oldukça avantajlı bir seçenek.

Gallieni Metro durağından aktarmayla Chatelet’e kolayca varabilirsiniz. Bu bölge Sen Nehri (La Seine) üzerindeki meşhur iki adanın hemen yanında yer alıyor. Place de Chatelet, Notre Dame, Pont Neuf, Louvre, Hotel de Ville gibi yerler buraya yürüme mesafesinde. Metrodan çıktığımızda bulutlu, hafif yağmurlu ve rüzgarlı bir hava karşıladı bizi. Hiç beklediğim gibi bir hava değildi hatta Paris için en kötü hava, en kötü zaman olabilirdi. İner inmez Pont Neuf’a doğru yürüdük. Rüzgara ve yağmura rağmen Eiffel Kulesi; Sen Nehri ve Pont Neuf köprüsü üzerinden tüm ihtişamıyla bizi selamlıyordu.

DSC_0399

Pont Neuf (Yeni Köprü) adına tezat çok eski bir taş köprü aslında. Fransızlar her ne kadar hikayelerinde burayı Yeni Köprü olarak ansa da köprünün yapımı yaklaşık 500 yıl öncesine dayanıyor. Köprü zamanla o kadar meşhur olmuş ki adına ‘Les amants du Pont-Neuf’ ( Köprü Üstü Aşıkları) adıyla film bile yapılmış. Ayrıca öyle güzel bir konumda ki; bir yanında Louvre Müzesi var, diğer yanında Fransız Dil İnstütüsü. Köprünün üzerindeki balkonlar da hoş kareler yakalamanız için ideal alanlar.

Sabahın 7’sinde Pont Neuf’tan çok keyif alamasak da soğuk have ve yağmura rağmen köprü üzerinden geçerek de Conti Caddesi’ne doğru yürüdük. Bu caddeden Sen Nehri kıyısı boyunca yürüyerek Notre Dame’a doğru devam ettik. Yol üzerindeki kafelerin neredeyse tamamının kapalı olması nedeniyle meşhur Fransız Kahvaltısı’nı katedral ziyaretinden sonraya bıraktık.

Fransız gotik mimarisinin en baba eseri olan ve Meryam Ana’ya ithafen yapılan Notre Dame Katedrali (Cathêdrale Notre Dame de Paris) Paris’in belki Eyfel Kulesi ve Louvre Müzesi’nden sonra en çok turist çeken yerlerinden bir tanesi. Naturalizmin simgesi olan bu katedral şu an hala Roma Katolik Katedrali olarak kullanılıyor ve günün her saati turistlerin ziyaretine açık. Katedralin her yerinde; içinde ve dışında yüzlerce heykel bulunuyor. 69 Metre uzunluğunda iki kulesi bulunan bu katedralin içinde ise katedralin yapım aşamasına dair bilgiler ve ibadet alanları bulunuyor. Katedral ile ilgili yanlış bilinen bir diğer detay ise; insanların genelde Katedralin adının Notre Dame’ın Kamburu’ndan aldığını sanması. Aslında tam tersi; Victor Hugo Notre Dame’ın Kamburu adlı eserini zamanında bu katedrali yıkmak isteyenlere karşı bir kampanya olarak çıkarmış. Katedralin etrafında çok güzel fotoğraflar çekebilirsiniz.

DSC_0407

DSC_0430

DSC_0443

Sıra geldi meşhur Fransız Kahvaltısı’nı tatmaya. TripAdvisor kullanarak yakınlarda yer alan en iyi önerileri inceledik. Bunlardan bir tanesi Notre Dame’ın hemen karşısında yer alan Cafe Panis. Paris’te yer alan tüm kafelerde olduğu gibi bu kafede de yüzünüz dışarıya dönük şekilde oturuyorsunuz. Tüm sandalyeler ve masalar bu şekilde konumlandırılmış. Yer aldığı merkezi cadde sayesinde kafeye günün her hangi bir saatinde de gelip, güzel kreplerden tadıp zamanın akıp gidişini keyifle izleyebilirsiniz. Özellikle krepleriyle meşhur bu kafeye oturduğumuzda saatin çok erken olması nedeniyle günün ilk müşterileri bizdik. Oldukça sakin ve keyifli fransız müzikleri eşliğinde henüz yeni yeni güne merhaba diyen bu mekanda, ben menüden bir çikolatalı krep ve kahve; sevgilim ise bir Paris Kahvaltısı sipariş etti. Adının böyle havalı durduğuna bakmayın; tipik fransız kahvaltısı: Kruvasan, Taze Sıkılmış Portakal Suyu ve Kahve geliyor. Ya da isteğe göre kruvasan yerine Baget, Yağ ve Reçel de olabiliyor. Mekan konum ve servis olarak oldukça iyi. Lezzeti de yorumlardaki kadar güzel. Fiyatlar da Paris geneline göre normal. Kahve yaklaşık 5 Euro ve 1 krep yaklaşık 4 Euro.

DSC_0458

Yağmurun hızlanması nedeniyle Cafe Panis’te yaklaşık 1 saat geçirdik. Ama bu durumdan gayet memnunduk, çünkü Paris’te bir kafede oturup hayatın akışını izlemek; Paris’te Sacre Couer’u ziyaret etmek kadar önemli bir olay. Tercihiniz bu kafe mi olur bilmiyorum ama yağmurlu bir günde sıcak bir kahveyle, böyle hoş bir sokakta, Notre Dame eşliğinde bu keyfi yaşamanızı tavsiye ederim.

Yağmur dinip hava biraz açılınca kendimizi Saint-Germain caddesine doğru attık. Biraz bakındıktan sonra ara sokakları dolaşıp Shakespeare and Company Kitabevi’ni ziyaret ettik. Burası Paris’in en meşhur, en bilinen kitabevi, nedeni ise bu kafede çalışacağınız 1 ya da 2 saatlik bir süre sonunda sahibinin uygun olması durumunda size hemen kafenin üst katında ücretsiz konaklama sağlaması. Gezginlerin uğrak yeri olan bu kitabevi ayrıca zamanında Ernest Hemingway’in de en çok uğradığı kitabevi. Kitap satın alabileceğiniz gibi; ödünç de alabiliyorsunuz. Benim için Paris’te önemli noktalardan biri olan bu kitabevi; sizin için de görülmesi gereken yerlerin başında gelsin efendim.

Havaya çok fazla güvenemediğimiz için ilk gün planımız olan Eyfel Turu’nu ikinci güne bırakarak ilk güne Louvre Müzesi ziyaretini aldık. Paris’in görkemli sokaklarından Saint-Michel Metro İstasyonu’na doğru yürüyerek oradan metroyla Louvre Müzesi’ne gittik. Öyle bir metro ağı ki; şehrin tüm önemli noktalarında; tüm değerli müzelerinde, anıtlarında istasyonu var. Türkiye’de Atatürk Havalima’nından 4. Levent’e gidene kadar bile İstanbul Turu atıyorsunuz. 🙂

Müzenin girişi 13 Euro ve müze 3 ana ve 7 alt ayrı bölümde geziliyor. Her bölüm yaklaşık 4 katlı ve inanılmaz büyük. O kadar büyük ki resmi olarak tüm detaylarıyla müzeyi gezdiğinizde bu süre tam 2 günü buluyor. Bizim bu kadar vaktimiz olmadığı için müzenin 2 ana bölümünün belirli alt kısımlarında hızlıca dolanıp; heykellere biraz baktıktan sonra Mona Lisa’yı görmeye gidiyoruz. Bu kadarcık süre bile yaklaşık 4 saat ediyor. Müzede tek bir İngilizce açıklama bulmak mümkün değil. Sadece uyarılar, ikazlar İngilizce. Eserlerin hepsinde sadece Fransızca açıklamalar yer alıyor. Mona Lisa’yı ilk gördüğümde biraz şaşırdım, daha büyük bekliyordum. Özel bir odada özel bir alanda özene, bezene korunuyor hatta başında 2 adet güvenlik görevlisi bekliyordu. Resim tablolarının olduğu bölümde Mona Lisa haricinde yüzlerce eser bulunuyor.

DSC_0483

DSC_0496

DSC_0535

Louvre Müzesi’nden çıktıktan sonra piramitlerle fotoğraf çektirmeyi ihmal etmeyin; her ne kadar Mona Lisa müzenin simgesi gibi görünse de aslında bu piramitler de en az onun kadar popüler. Müzenin tam karşısında Berlin’deki Brandenburger Tor’u anımsatan bir anıt var. Oradan Rio de Avoli caddesine doğru çıktık. Cadde boyunca uzanan hediyelik eşya dükkanları Paris hatıralarınız için güzel seçenekler. Ama Montmartre taraflarlarında daha ucuz yerler var bu yüzden biz burada alışveriş yapmak yerine ufak bir öğlen yemeği yedikten sonra Avenue des Champs-Elysees yani Şanzelize’ye doğru yürüdük.

DSC_0563

Hava hala yağmurlu ve rüzgarlı olmasına rağmen; Concorde Meydanı’na vardığımızda keyfimiz yerine geldi. Concorde Meydanı Fransa’nın en büyük ikinci meydanı ve oldukça hareketli bir yer. Havanın güzel olduğu zamanlar pek çok etkinlik yapılıyormuş burada. Ayrıca Şanzelize’nin de başlangıcı bu meydan. Buradan bizim gibi Şanzelize boyunca yukarı doğru; Arch de Triomphe tarafına yürüyebilirsiniz. Şanzelize boyunca en lüks arabaları; en lüks dükkanları ve yerel ya da dünya çapında ünlüleri görebilirsiniz. Restoranların oldukça pahalı olduğu bu bölgede sanırım en ucuz yemek yiyebileceğiniz yer Mc Donalds olsa gerek. 🙂

Napolyon Bonapart’ın halkının kazandığı zaferler sonrası altından geçerek yürümeleri ve kutlamaları için yaptırdığı bu Zafer Takı (Arch de Triomphe); Şanzelize Caddesi’nin tam batısında yer alıyor. Burada da fotoğraflar çektikten sonra zaman kaybetmeden hostele doğru metroya yöneldik.

DSC_0583

Hostelimiz Montmartre’de; tam olarak Anvers durağında yer alıyordu. Sacre Couer’u ziyaret edenler bilir; bu duraktan Sacre Couer’a tırmanan Finüküler’e bağlantı var. Dolayısıyla hostelimiz tam bu ortamın merkezindeydi. Odamızdan da harika bir Sacre Couer manzarası vardı. İnternet üzerinde güzel olduğunu zaten duymuştuk ‘Le Regent Hostel Montmartre’ nin ancak bu kadar da merkezi konumda olmasını düşünmemiştim açıkcası. Hostel’e yerleştikten sonra yaklaşık 2 saat dinlenip tekrar dışarıya attık kendimizi. Önce Clichy Meydanı’na doğru yürüdük. Burası da oldukça hareketli renk renk restoranların olduğu güzel bir meydan. Buradan doğru Moulin Rouge’a gittik.Tabii rezervasyonumuz olmadığı için; daha doğrusu olamadığı için (çok pahalı); pek çok turist gibi önünde fotoğraf çektirmekle yetindik ve biraz ilerisindeki Le Chat Noir isimli Jazz Bar’a gittik. Afrikalı güzel bir piyanist abimiz; R&B şarkılardan oluşturduğu güzel bir repertuar ile keyfimizi yerine getirdi. Montmartre taraflarında bir akşam geçireceklere bu jazz bar’ı tavsiye ederim. Fiyatları oldukça uygun ve hemen Clichy caddesi üzerinde.

DSC_0690
Hosteldeki odamızın manzarası. Arkada Sacre Couer

DSC_0590

Paris’te sadece 1 gecemiz olduğu için; Eyfel’i gece görmek adına Chat Noir’den erken ayrıldık. Metro’yla Eyfel’e doğru giderken yine hafif yağmur yağıyordu ara ara; ama hava ılıktı. Bir Hakeim durağında inip Eyfel’e doğru yürürken yerlerin çamur olması haricinde; ışıklandırma ve kule muazzam görünüyordu. Eyfel Kulesi’nde her akşam saat 10’dan itibaren gece 1’e kadar; her saat başı ışık gösterileri oluyor. Biz gittiğimizde saat 11’di; siz de eğer kuleyi gece saatlerinde görmek istiyorsanız; bu saatleri tercih ediniz.

DSC_0625

DSC_0636

.

Köyden indim şehire hesabı; Eyfel’i görünce oldukça heyecanlanan sevgilim ve ben bol bol fotoğraf çekmeyi ihtimal etmedik. Hatta japon turistlerle pazarlık yapıp önce onları biz çektik; sonra onlar bizi. Kulenin en üstüne kadar asansörlerle çıkılabiliyor ancak hava hafif sisli ve ara ara yağmurlu olduğu için biz çıkmadık. Bunun yerine Eyfel’in etrafındaki ihtişamlı görüntüsüyle bizi bekleyen ‘Ecole Militaire’ye yani eski savaş okuluna doğru yürüyerek, yanındaki ara sokaklara bıraktık kendimizi.

DSC_0659
Rue Cler Caddesi

Paris’te gezerken yapmanız gereken en önemli eylem; kendi yerinizi kendiniz keşfetmek. Bir sokak, bir cafe, bir bar, bir krepçi vs. herhangi bir şey olabilir bu. Bunun için belki 2 gün çok yeterli olmayabilir ama biz yine de pek çok cadde gezdik sevgilimle fakat o gece gezdiğimiz bir cadde çok hoştu; Rue Cler Caddesi. Biz caddeyi gece gezdiğimiz için bize çok sakin, çok sade gelmişti. Ona bağlanan ara sokaklarda aynı güzellikteydi. Ancak sonradan öğrendik ki bu cadde Paris’in en meşhur Market Caddelerinden biriymiş. Gündüzü ayrı, gecesi ayrı güzel demek ki.

DSC_0661

Geceye güzel bir kapanış yapmak adına, tekrar metroya binerek Şanzelize’ye gittik. Burayı da gece ziyaret edip; Sinem’in Louis Vuitton’la imtihanını izleyerek kahkahalar attım. 🙂 Gerçekten çok pahalı, inanılmaz pahalı. 30.000€’luk bir çanta vardı vitrinde; acaba hayatınız boyunca sevgilinize, kız kardeşinize; annenize ya da kendinize böyle bir çanta alabilecek misiniz diye düşünmeden edemiyor insan.

DSC_0669

DSC_0672
30.000€’luk çantayla sevgilimin imtihanı. 🙂
DSC_0674
Arch de Triomphe

Paris’teki ikinci günümüzde daha önce pahalı Fransız Kahvaltıları’ndan dersimizi aldığımız için; Hostel’deki açık büfeyi sömürdük biraz. Daha sonra hostelden çıkarak kendimizi Hard Rock Cafe Paris’e doğru sokaklara attık. Yaklaşık 2 kilometrelik bir mesafe boyunca yürüyüp, yine o bölgedeki sokakları gezerken güzel bir pastaneye denk geldik; ‘Boulangerie Patisserie’. Kocaman Maccaron’ları, çeşit çeşit çörekleri ve lezzetli turtalarıyla çok hoş bir tipik fransız pastanesi. Bir de böyle yoldan geçerken keşfedince, daha da lezzetli geliyor insana. Buradan Macaronlarımızı alıp devam ettik yürümeye. Paris’te ana caddelerden hediyelik eşyalar alabileceğiniz gibi, ara sokaklarda da güzel ve çok ucuz dükkanlara denk gelebilirsiniz. Biz de hoş ve ufak bir dükkana denk geldik. Buradan T-Shirt, Anahtarlık ve diğer hediyelik eşyalarımızı normalin çok altında fiyatlara temin ettik.

DSC_0717

Paris’te gezmeniz gereken bir diğer yer; Montmartre Bulvarı. Oldukça uzun bu bulvarın herhangi bir yerinde bulunmak yeterli. Benim tavsiyem ise ‘Grands Boulevards Metro Durağı’ civarlarında bulunup yine o bölgedeki Passage Panoramas ve Passage Jouffrey’i gezmeniz; ardından da Hard Rock Cafe Paris’i ziyaret etmeniz. Bu pasajlarda her türden alışveriş yapabilirsiniz. Örneğin bir dükkandan ipek şallar alırken diğer dükkanda çikolatalı kurabiyeler tadabilirsiniz. Hard Rock Cafe Paris’i ise anlatmaya gerek yok heralde 🙂 Güzel bir öğle yemeği yiyerek, yerel bir şarap tadabilirsiniz.

DSC_0749

Şehrin Eyfel, Louvre Müzesi ve Notre Dame Katedrali’nden sonra en önemli diğer noktası Sacre Couer Bazilikası ve Montmartre. Burası benim Paris’te açık ara en beğendiğim yer oldu. Özellikle bazilikanın ihtişamının gölgesine sığınmış Montmartre’nin sokak sanatçılarıyla dolu ara sokaklarında dolaşmak paha biçilemez bir duyguydu. Buraya 3 yoldan ulaşabilirsiniz; birincisi Anvers Durağı’na gelip, finikülerle yukarı çıkmak. İkincisi; yine aynı duraktan merdivenleri kullanarak yukarı tırmanmak. Üçüncüsü ve bizim uyguladığımız ise; ki bence en keyifli olanı; Porte de Clignancourt durağına kadar metroyla gelip; buradan ikinci el pazarının içinden geçerek ulaşmak. Hem ikinci seçeneğe göre %50 daha az yoruluyorsunuz, hem de güzel bir yerel pazar gezmiş oluyorsunuz. Kesinlikle bu tırmanışın en keyifli yolu bu.

DSC_0772
Nereden giderseniz gidin; Sacre Couer’e merdivensiz çıkmak neredeyse imkansız. En az merdiveni tarif ettiğim üçüncü yoldan çıkabilirsiniz.

Basilique du Sacre Couer dediğim gibi çok önemli; çok görkemli bir yapı. Fransa’da Notre Dame’dan sonra en çok ziyaret edilen ikinci yer. Montmartre denilen bölge yüzyıllardan beri dini bir yerleşim yeri olduğu için bazilikanın da buraya yapılması uygun görülmüş zamanında. Yapımını da fransız halkı üstlenmiş. İçerde oldukça büyük orglar bulunuyor. Ayrıca bazilikaya giriş ücretsiz ve her gün sabah saat 6’dan akşam 11:30’a kadar açık.

DSC_0794

DSC_0779
Sacre Couer’in önündeki merdivenler turistlerin uğrak yeri. Burada dinlenip, manzaranın tadını doyasıya çıkarabilirsiniz.

DSC_0795

Montmartre Paris’in en ünlü mahallesi ya da bölgesi diyebilirim. Bu nedenle burada konakladık aslında. Montmartre ayrıca kültür sanat açısından da önemli bir bölge. Fransa’nın meşhur sokak sanatçılarından Zaz buradan çıkma mesela. Zaz gibi bir çok yetenek hala Montmartre’nin küçük ve sevimli dar sokaklarında sanatlarını icra ediyorlar. Burada gezerken bizim en çok dikkatimizi çeken sokak sanatçıları ise ‘Les Presteej’ oldu. Çaldıkları şarkıyı hala bulamasakta; albümlerine Spotify ya da Youtube üzerinden ulaşabilirsiniz. Les Presteej gibi pek çok sanatçı bu sokaklarda yer alıyor. Örneğin yetenekli ressamlarda bu sokaklarda. Ücret karşılığında portrenizi cizdirebilir, Montmartre sokaklarındaki anlarınızı ölümsüzleştirebilirsiniz. Ya da bizim gibi ‘Le Mere Catherine’ isimli restorana oturup; fransızların dillere destan Soğan Çorbası’nı tadıp, kendinizden geçebilirsiniz. Soğan, baget ve kaşarla yapılan bu çorba da efsane lezzetler arasına girdi bizde. Bu arada benim Montmartre Sokakları’nda beğendiğim bir başka sanatçı ise; daha doğrusu kendisi bir futbol cambazı; Iya Traore. Gine’li bu top cambazı yaptığı şovla büyüledi beni resmen. Çok da hüzünlü bir hikayesi olan bu yetenekli adam; zamanında Paris St. Germain’de oynamış. Yokluktan idmanlara gidemeyen Iya, her ne kadar sokaklara düşmüş gibi görünse de aslında artık Fransa’nın ve dünyanın önemli organizasyonlarında; televizyon programlarında yer alıyor. Yolunuz buralara düşerse; mutlaka izleyin.

DSC_0803
Dillere destan soğan çorbası. Hayatımda içtiğim en iyi çorba diyebilirim.
DSC_0808
Les Presteej ve Sinem 🙂

DSC_0820

DSC_0853
Dünyanın en iyi top cambazı, Iya Traore.

Montmartre’yi gezdikten sonra rotamız tekrar Eyfel Kulesi. Bir de gündüz görelim şu meşhur tenekeyi diye tekrar metroya atlayıp gidiyoruz Eyfel’e. Eyfel Kulesi belki dünyanın en çok turist çeken turizm cazibesi. Yılda 10 Milyon’a yakın insanın ziyaret ettiği söyleniyor; tabi bu sayı sadece kulenin tepesine çıkanlar. Bir de etrafında bizim gibi dolanıp, takılanlarla bu sayı belki yüz milyonları buluyordur. Kulenin ilginç öyküsü dillere destan; bilmeyen yoktur. Fransız Devrim’i kutlamaları sırasında ‘Yıkarız sonra, nolcak be ya’ diyerek yapılmış, şehrin göbeğinde kalmıştır. Daha sonraki yıllarda ünlü sanatçılar ne kadar yıkılması için uğraşsa da; şimdi dünyanın en estetik yapılarından biri olarak kabul ediliyor bu ‘Demir Bayan’. Yıllar önce daha resmi olarak açılışı yapılmadan gelen ziyaretçilerle yapım masraflarını açılıştan 5 ay önceden karşılamış tek kuledir ayrıca. Varın bu demir kuleden yıllardır nası para kazandıklarını siz düşünün. Bugün bile en üst katına çıkış ücreti kişi başı 13 Euro.

DSC_0892

DSC_0894

Eyfel’in gölgesinde çimlere uzanıp, güzel güneşli günün tadını çıkardıktan sonra Lüksemburg Bahçeleri’ne doğru yürüyoruz. Tahmin ettiğimizden biraz fazla uzun bir yürüyüş olmasına rağmen yine güzel sokaklardan ve caddelerden geçtik. Örneğin hiç planda olmadan Saint Louis des Invalides Şapeli’ni bulduk. Paris çok ilginç yer, bol bol yürüyerek keşfedin.

DSC_0941

DSC_0952

Lüksemburg Bahçeleri şehrin göbeğinde muazzam bir park. Her avrupa şehrinde insanlar böyle parklara sahip çıkıyorlar. Devlet büyükleri de sahip çıkıyor. Her ne kadar şehir merkezi turistik, popüler olsa da, sahip çıkıyorlar. Tamam bu alanları yıkıp alış veriş merkezleri yapmak çok kârlı ama insanların yoğun iş temposunda çıkıp nefes alacakları, keyif yapacakları böyle yerler gerekiyor. Yeşili koruyalım.

DSC_0968

Ve Paris gezimizin bence en can alıcı noktası; Saint-Etienne du Mont Kilisesi. Dışarıdan bakılınca sıradan; ufak bir kilise. Hatta hemen yanındaki Pantheon Kilisesi’nin cezbedici yapısı ve tarihteki önemiyle kıyaslanınca devede kulak kalıyor ama buranın önemli olmasının ve daha çok turist çekmesinin tek bir nedeni var: Midnight in Paris filmi 🙂 Burası; daha doğrusu kilisenin önü; merdivenler ve Pantheon Caddesi filmin en hareketli anlarının başladığı yer. Yolunu kaybetmiş Gil Pender’ın binip zaman yolculuğuna çıktığı ve Ernest Hemingway’le eserlerini paylaşmasına vesile olduğu sihirli araba bu caddeye, bu kilise önüne geliyordu. Yerde Gil ve Inez’in yazdığı yazı hala duruyor. Siz de filmi izlediyseniz mutlaka buraya uğrayın, o havayı soluyun.

DSC_1002

DSC_1004

DSC_1006

Pantheon Caddesi meşhur Latin Çeyreği’nde yer alıyor. Buralar Paris’in sakin ve güzel yerleri. Cadde boyunca aşağı doğru yürüdük; son saatlerimizde acıkan karnımızın da etkisiyle yine doğaçlama keşfettiğimiz L’athard Bistro isimli dükkana oturup meşhur fransız midyelerini ve belçika biralarımızı sipariş ettik. 1 saat boyunca orada güzelce keyif yaptıktan sonra; yine Latin Çeyreği’nde dolaşıp Cafe du Metro’yu keşfettik. Aslında biz metroyu ararken karşımıza çıkan bu hoş kafede, güzel birer kahve içip metroya binerek; yolculuğumuzun başladığı yere; Paris Gallieni İstasyonu’na geldik. Buradan ise yine 9 saatlik rahat bir yolculukla Kassel’e geri döndük.

DSC_1020

DSC_1022

Mainstream şehirleri sevmiyordum; yazının başında da söyledim. Fakat şu an gezdiğim en güzel şehirdi belki de Paris. Her köşesinden ayrı birer portre ve huzur kaldı aklımda. Bir de sevgilimle başbaşa gezince daha da özel bir yer oldu Paris benim için. Hayatınızda görmeniz gereken yerlerin en başında gelsin efendim. Hani görmeden ölmeyin derler ya, siz de görmeden ölmeyin sakın.

Paris’ten sevgiler. Hoşça, güzelce kalın.

DSC_0644

Seyahat etmeyi ve yazmayı; deneyimlerimi başka insanlarla paylaşmayı seviyorum. Yaptığım her gezi ve yazdığım her yazı bilinmeyen soruların ve tutkulu deneyimlerin bir parçası.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*