Gezi Yazıları,  Türkiye

Olympos

Bol kar yağışlı, yoğun ve derslerin en can sıkıcı zamanlarını geride bırakmanın verdiği coşkuyla kendimizi yollara vuralım dedik. Rotamız Antalya ilimizin Kumluca ilçesine bağlı doğa harikası, yunan mitolojisinin esin kaynağı ve tanrıların kenti olan Olympos’tu…

Turla yolculuk yapmayı sevmediğim için bütün reklam panolarına gülüp geçerek hemen ekibimi topladım yanıma. İstanbul’dan kuzenim Yusuf, kız arkadaşım Sinem, kız arkadaşımın kuzeni Gizem ve Gamze arkadaşımızla arabamızı 4 günlüğüne kiralayarak yola koyulduk.

Perşembe gecesi 1.30 sularında Eskişehir’den yola çıktık. Yol yaklaşık olarak 7 saat sürüyor. Fakat biz Afyon’da yaklaşık 1-1.5 saatlik sucuk ve ihtiyaç molası verince yol bize 8.5 saate mal oldu. Afyon Cumhuriyet Sucukları Tesisleri yol üzerinde durulabilecek iyi yerlerden. Diğer tesisler de Afium AVM’deki İkbal Tesisleri ve İstiklal Tesisleri. Cumhuriyet Sucukları gayet lezzetli lakin diğer ürünleri hakkında aynı şeyleri söylemek doğru olmaz.

Sucuk molasından sonra benzinliklerde verdiğimiz ufak tefek ihtiyaç molalarının ardından 8 civarlarında Antalya’ya giriş yaptık. Antalya’nın göz alıcı güneşi içimizi ısıtıverdi hemen. Antalya’da hiç oyalanmadan doğru Olympos’a devam ettik. Yemyeşil dağların arasından Konyaaltı Plajı, Kemer, Göynük, Tekirova gibi güzel ve popüler tatil beldelerinden geçip yaklaşık 1 saat süren bir yolla meşhur Olympos sapağına vardık.

Olmypos yolunda yavaş yavaş ilerlerken manzaralar çok büyülüyor insanı. Yemyeşil dağlar, ufukta deniz, ağaçevler, baş döndürücü oksijen… Bunların hepsini aynı anda yaşamak insana çok keyif veriyor. Ayrıca Olympos yolunda 2 yerde arabanızla nehirin içinden geçmek zorundasınız, bunu da belirtmekte fayda var. 🙂

Olympos ve çevresinde taştan betondan konutlar görmek imkansız. Her yer yeşil, kahverengi ve mavi tonlarda. 2012 yılında böyle bir şeyi hayal etmek imkansız olsa da Olympos’u gördükten sonra artık bunun o kadar da zor bir şey olmadığını anlayacaksınız. Olmypos’ta pek çok pansiyon seçeneği var. Neredeyse hepsinin tarzı ve fiyatları aynı. Aradan sivrilen ve çok kaliteli hizmet veren bir iki pansiyon haricinde diğer hepsinde ufak tefek böcek, konfor, sıcak su vb. sorunlar yaşanıyor.

Biz daha gitmeden önce Deep Green Bungalows’a rezervasyon yaptırmıştık. Ancak daha sonra yakala.co ‘daki bir kampanya üzerine (2 kişi 2 gece Lüks Bungalovlarda konaklama 98 Lira) kişi başı 20 lira tasarruf edebilmek için rotamızı Türkmen Tree Houses ‘a yönlendirdik. Arabımızı pansiyonun önündeki nehrin hemen kıyısına park edip pansiyonumuza girişimizi yaptık.

Pansiyon girişinde bilgi masasındaki insanlar yardım ettiler tabii.  Aslına bakılırsa Olmypos’taki bir kaç çok popüler olmuş yerler dışındaki tüm pansiyonlar bu tip yardımsever ve içten hizmet veriyor. O yüzden benim tavsiyem çok popüler olmuş yerleri  tercih etmeyiniz. İçinde konaklayan insan kalitesi ve hizmet kalitesi gerçekten çok düşük.

Gece boyunca yolculuk yapmamıza rağmen odaların durumu kızları korkuttuğu için odaları ilaçlayıp hemen kendimizi dışarıya attık. Nehir kıyısından doğru sahile yürüyelim dedik. Asma bir köprüden nehrin karşı kıyısına geçerek diğer pansiyonların ve dağların arasından geçip Olmypos Antik Kenti’ne ulaştık. Sahile gidebilmek için antik kent içinden geçmek durumundasınız. Antik kente de günübirlik giriş 3 TL. Ancak ben arkadaşlarıma müze kart almalarını tavsiye ettim tabi ki. Böylece Olmypos Antik Kenti için giriş yaptık.

Kent doğu-batı yönünde yaklaşık 600 m. kuzey-güney yönünde 250 m. genişliğinde bir alana yayılmış durumda. M. S. 141 ve 526 yıllarında iki kez deprem geçiren kent M. Ö. 1. yüzyılın ortaları ve M. S. 4. yüzyılda olmak üzere iki kez de korsanlar tarafından yönetilmiş. Olympos aynı zamanda Hıristiyan’ lığın da erken yayıldığı kentlerden birisi. Papaz Methodius M. S. 300 yılında kenti ziyaret etmiş. Kent 7 ve 8. yüzyıllardaki Arap istilalarından sonra 9. yüzyıldan 16. Yüzyıla dek Cenevizli tüccarların üssü haline gelmiş. Barboros Hayrettin Paşa’ nın Akdeniz’ de Türk egemenliğini sağladığı 16. yüzyıldan sonra kent tamamen terkedilerek harabe haline gelmiş.

Böylece bu yüzyıl Olympos’ un en refah içinde olduğu yüzyıl olmuş, bundan sonraki III. yüzyılda yeniden korsanlar Olympos’ a musallat olmuşlar. Korsanların saldırıları zengin ve mamur şehri bir anda fakir düşürmüş ve önemini yitirmesine sebep olmuş. Bundan sonra şehir önemsiz küçük bir kent olarak yaşamını sürdürmüş.

Venedik, Ceneviz ve Rodos şövalyelerinin Akdeniz’ de cirit attığı Orta Çağ’ da şehir biraz hareketlenmiş ise de Osmanlıların deniz üstünlüğünü kurmalarından sonra iyice önemini kaybetmiş ve XV. yüzyılda terk edilmiştir.

Antik kentte bugüne dek ciddi bir kazı yapılmamış. Sadece 1991 ve 1999 yıllarında Antalya Müze Müdürlüğü Başkanlığı’ nda bazı eserlerin etrafındaki bitkiler temizlenmiş ve bakım çalışması yapılmış. Şu aralarda da bizim de öğrencisi olduğumuz Anadolu Üniversitesi tarafından kazılar yapılmakta.

Antik kenti gezerken bitki örtüsünden kaynaklanan ufak tefek sinekler eşlik etti bize. Yanımıza hazırlamış olduğumuz kahvaltılıkları da antik kentin büyüsü içerisinde yedik. Olmypos antik kenti içerisinde bir sürü irili ufaklı nehir ve akarsu var. Ayrıca kent içerisinde pek çok yol, mağara mevcut ancak bakımsızlıktan bunlara girmek biraz tehlikeli. Zaten Türkiye’deki müzeler ve bilmemne kurumu ne iş yapar anlamıyorum. Müze kart satmayı biliyorlar ancak şu müzelere yurtdışındakiler gibi biraz bakım yapsalar fena olmaz mıydı?? Müze müze değil , bildiğimiz harabe. Ne güvenlik var ne kamera var. Bu arada kent içerisinde gezerken ufak bir akrep de gözümden kaçmadı, aman dikkat edin.

Harabeye dönüşmüş Olympos Antik Kenti’ni, yol arkadaşlarım böyle tarihi güzellikleri gezmeyi sevmediği için, tam anlamıyla gezemedikten sonra sahile doğru yürüdük. Likya Yolu, Dağlar, Tırmanışlar falan olmadı, yapamadım.

Olmypos Sahili dağların arasında olması nedeniyle insana ayrı bir huzur veriyor. Yemyeşil ve görkemli dağların ardında duran güneş insanın içini ısıtıyor. E hal böyle olunca, deniz aşığı ben dayanamayıp denize girdim. Hava 25 derece, su gayet ılıktı. Böylece deniz sezonunu da 13 Nisan tarihinde açmış oldum. Akdeniz’in tuzlu sularıyla gözlerimi yakıp ‘Abi birden derinleşiyor yaa’ demeyi de ihmal etmedim.

Odalarımızı ilaçlamış olmamız nedeniyle uyku işini de sahilde hallettik. Yaklaşık 3.5 saat boyunca sahilde aralıksız uyumuşuz. Ufak tefek kızarıklar ise işin tuzu biberi oldu biraz. Mevsim nisan olması nedeniyle güneş çok yakmadı, biraz kızarttı. Sanırım en güzel güneşlenme bu olmalı.

Yemeklerin ardından bir de şu Yanartaş’ı görelim dedik. Bu kadar yorgunluğa rağmen arabamıza atlayıp Yanartaş’ın yolunu tuttuk. Diğer adıyla Chimera.

Yanartaş’a Çıralı yolundan gidiliyor. Levhaları takip ederseniz dar ve bozuk yollardan kolayca buraya ulaşabiliyorsunuz. Ulaştıktan sonra da yaklaşık 1 KM boyunca Yanartaş’a doğru tırmanmanız gerekiyor. İyi bir spor ayakkabı, gece gidiyorsanız el feneri ve su bence mutlaka yanınızda bulunması gereken şeyler. Ayrıca alevlerin içerisinde pişirmek için sucuk, patates vs. de yanınızda mutlaka götürün.

Bizim gittiğimiz vakit güneş yeni batıyordu ve tırmanırken sorun yaşamadık. Bol bol fotoğraf çekerek manzaranın tadını çıkardık. Zirveye ulaştığımızdaysa muhteşem bir manzara ve sessizlik vardı.

Çıralı plajının kuzeyindeki kayalıklarda yer alan Yanartaş’a bir doğalgaz kaynağı diyebiliriz.  Bursaı pek çok kez Eski Yunan Mitolojisi’ne konu olmuş. Mitolojiye göre, kanatlı at Pegasus’un sırtındaki Bellarophantes, ateş soluyan canavar Kimera’yı (Khimaira) burada öldürmüş. Hâlâ yanmakta olan ateşin öldürülen canavarın ağzından çıkan alevler olduğu söyleniyor. Bizanslı demirciler tarafından kutsal sayılan bu bölgede inşa edilen tapınağın kalıntıları Yanartaş’ın yanında yer alıyor. Yaz kış yanan bu ateşin aslı ise yeraltı kaynaklarından dışarı sızan doğal metan gazı.

Metan gazı bir kenara dursun, biz rivayete inanalım. Bu tip mitolojik hareketler daima ilgimi çektiği için Yanartaş’ın büyüsünü hayranlıkla izledim. Hatta izlemekle kalmayıp, Gizem’in İtalya’dan getirdiği özel şarabı kadehlerimize koyarak ateş başında Yanartaş ve Çıralı manzarasıyla şarap keyfi yaptık. Her ne kadar sağa sola gelen turistler bizi keş sansalar da biz onlara da yardımcı olmayı ve şarap ikram etmeyi ihmal etmedik.

Gün yavaşça kararmaya başladığında Yanartaş daha da bir güzelleşti. Zaten pansiyondaki görevli burasının gece daha güzel olduğunu söylemişti. Ancak biz hem gün batımını izleyelim hem de hava biraz kararmışken burayı görelim diye biraz erken geldik. Böylece hem aydınlıkta ve hem karanlıkta Chimeara’yı görmüş olduk. Dönüş yolunda tabi 1 kilometre boyunca ellerimizde fenerlerle aşağıya doğru ilerledik. Fakat ellerinde meşalelerle yukarıya doğru çıkan turistleri de görünce kıskanmadım değil…

Aynı gece saat 9 civarlarında pansiyonumuza dönerek yemeğimizi  yedik. Açık büfe akşam yemeği gözlerimi kamaştırdı. Bin bir çeşit salata ve lezzetli yemekleriyle Turkmen gönlümüzü fethetti. Doyumlu yemeklerimizi alarak ateşin başındaki çardaklardan birine geçtik. Gitar dinletisi ve içimizi ısıtan ateşin de etkisiyle yemek sonrası hepimiz mayışınca odalarımıza geçip Olmypos’ta ki ilk günümüzü sonlandırdık.

Ertesi sabah kahvaltıya da yetişebilmek için saat 8.30 civarlarında uyandık. Nehir kıyısında kahvaltımızı yaparken kuşların sesleri ağaçların uğultusu insana pozitif enerji veriyor. Kahvaltılarımızı bir an önce bitirdik çünkü bugün rotamız Kurşunlu Şelalesi’ydi.

 

 

Olmypos’tan Antalya yönüne doğru ilerledik. Biraz şehir içindeki mağazalara ve alışveriş merkezlerine de uğramayı ihmal etmedik. Terracity ve 5M Migros AVM Türkiye’deki pek çok AVM’ye göre oldukça iddialı.

 

 

Kurşunlu Şelalesi’ne, Antalya – Isparta karayolu üzerinden ulaşılıyor . Kurşunlu Şelalesi’ne su yaklaşık 20 metre yükseklikten dökülüyor. Bu kadar yükseklikten dökülen suyun sesi ve görüntüsü ise muazzam huzur verici. Şelale’nin yanı sıra burası aynı zamanda devasa bir tabiat parkı. İnsanlar buraya aileleriyle ya da misafirleriyle birlikte gelip güzel bir gün geçiriyorlar. İçeride piknik, trekking yapılabiliyor aynı zamanda içeride yiyecek ve içecek temin edebileceğiniz tesisler mevcut.

 

 

Burası aynı zamanda bir tabiat parkı olduğu için içerideki bitki örtüsü de görülmeye değer. Kızılçamın hakim olduğu bu parkta çınar, sakız ağacı, sögüt ve incir ağaçları da var. . Ağaçların haricinde zakkum, böğürtlen, yabani gül, kekik,  nane, eğrelti ve sarmaşıklar da göze çarpan bitkiler.  Park içerisinde bu bitkilerin en yoğun olduğu yerde bir ‘Bitki Tüneli’ de mevcut. Bu tünelden mutlaka geçmeyi ihmal etmeyiniz. Bitkilerin ihtişamı ve böceklerin ufak tefek sesleri insanı oldukça dinlendiriyor. Park içinde bir çok gölet olduğu için su bitkileri de görülebiliyor. Özellikle su üzerinde yüzen Nilüferler ve bunların üzerinden zıplayan kurbağalar görülmeye değer güzellikler arasında.

 

 

E tabiat parkı diyince bizim kızlar böcek hayvan falan var mı diye tırsmışlardı en başta. Tabi ben onlara söylemedim var diye; allahtan bize denk de gelmedi ama bu park içerisinde rastlanan hayvanlar arasında yabandomuzu, tilki, tavşan, sincap, yarasa, ibibik, ağaçkakan, üveyik, sazan, su kaplumbağası, köpek, yılan ve kertenkele var. Neyse ki bize denk gelmediler yoksa kızların çığlıkları hiç çekilmiyor.

 

 

Park içerisinde yaklaşık olarak 2 saat doğa yürüyüşü yaptık. Şelalerin altından geçip, bitkileri tek tek kokladık. Tünellerden geçip, akarsu başlarında dinlendik. Bu keyif verici alanın ise en tepesinde hediyelik eşya satan birkaç yer, tuvaletler ve tesisler var. Bunlara da para kazandırmadan gitmeyelim dedik ve hepimiz birer hediyelik eşya alıp şelaleye karşı portakal sularımızı içtik.

 

 

Kurşunlu Şelalesi’nden ayrıldıktan sonra aslında planımız Antalya Kale İçi’ni gezmekti ama vaktin de azalması nedeniyle rotamızı yine değiştirerek doğruca Phaselis Antik Kenti ve Adrasan’a yöneldik.

 

 

Tekrar Antalya Olympos Yolu’na döndük. Bu yol üzerinde duraklama yapacak o kadar güzel yerler olmasına rağmen biz bir çoğunu pas geçiyoruz. Bence Antalya’yı gezebilmek için tam tamına 1 aya ihtiyacınız var. Ya da en azından 2 hafta…

Phaselis’e yaklaştıkça biraz heycanlanıyorum çünkü internette hakkında çok fazla şey okudum ve çok ilgimi çekti. Ancak Phaselis’in girişine geldiğimde yine bir hayal kırıklığıyla karşılaşıyorum – Kapalı!

Antik Kent neden kapalı olur ki? Ben anlamam arkadaş diyip kapıdan falan atlamaya çalıştım ancak arkadaşlarım kameraları falan gösterince geri durdum. Phaselis’i gezmek nasip olmadı anlayacağınız blogseverler.

Biz de dosdoğru Adrasan’a yöneldik. Adrasan’a da Olympos sapağından dönüp tabelaları takip ettiğiniz takdirde 15-20 dakikada ulaşabiliyorsunuz. Adrasan Olmypos ve Çıralı’ya göre biraz daha sakin bir sahil kasabası. Hatta aldığımız duyumlara göre Olmypos’un gençler ve saplar tarafından haftasonları istila edilmesi sonucu eski Olympos severler de artık yavaş yavaş zamanlarını Adrasan’da geçirmeye başlamış.

Adrasan’ın sahili daha geniş. Yine dağların arasında muhteşem bir denizi ve kumu var. Aynı zamanda kumsalın hemen bitişinide barlar, kafeler, pansiyonlar var ama hepsi tek katlı ve deniz kıyısında bir kirlilik oluşturmuyorlar. Pek çoğu yine ahşaptan inşa edilmiş. Ben Olympos’a nazaran Adrasan’ı daha çok beğendim. Orada bulunduğumuz süre de henüz sezon hareketlenmemiş olsa da yazın bile bu sakinliğini koruduğu söyleniyor. Umarım fırsatım olur da yazın da uğrarım Adrasan’a.

Adrasan’da sahilde açık olan tek tük kafeler vardı. Hemen birine oturup birer sıcak kahve içtik. Tatlı sohbetimizi yaparak ertesi gün için dönüş planları yaptık.

Aynı akşam pansiyonumuza döndüğümüzde ise bizi küçük bir sürpriz bekliyordu. Günlerden Cumartesi olması nedeniyle bir Endüstri Meslek Lisesi Olmypos’a gezi düzenlemiş ve bakın nereye? – Türkmen Tree Houses.

Aman yarabbi, bu ne gürültü, bu ne hayvanlık bu ne insanlık dışı bir görüntü. Olmypos çok bozdu yeaaa’cıları yanlış çıkartıcam diye çok sevinirken birden onların haklı olduğuna bizzat olayları yaşayarak şahit oldum. Birbirine bıçak çeken mi dersiniz, yan odaya kız atan mı dersiniz bütün apaçiler toplanıp Türkmen’e gelmişler. Hal böyle olunca ne açık büfe akşam yemeği kaldı, ne huzur kaldı bize. Dışarıdan tedarik ettiğimiz nevalelerle birlikte kendimizi odaya attık ve güzel bir film izleyip Bailey’s içerek sohbet ettik.

Olmypos çok bozmuş yeaa’ demek istemezdim ancak haftasonları her zaman böyle oluyormuş burası blogseverler. Zaten bu turla gezenlerden her zaman tiksinmişimdir. O ne lan öyle 40-50 kişi aynı anda gezmek falan ne keyif alıyorsunuz ?

Olmypos’taki son gecemizden pişmanlıkla uyanarak Pazar sabahı yollara düştük. Antalya’da akrabalarımıza da uğrayarak Burdur yolundan Afyon’a döndük. Afyonda İkbal Tesisleri’ne uğrayıp yine sucuk yemeyi ve kangal kangal sucuk almayı ihmal etmedik. Yaklaşık 5 saat süren bir yolculuk da sağ salim Eskişehir’e vardık.

Genel olarak bizim için çok keyifli bir seyahatti. Sürekli reklam panolarında gördüğüm tur muhabbetlerinden de sıkılmıştım. Kişi başı 175-200 TL’ye götürüp millete bir sürü eziyet çektiriyorlar. Biz ise 5 kişi Fiat Linea’yla gidip 2 gün Olmypos’un denize en yakın pansiyonlarından birinde tam pansiyon konaklayarak toplamda 150 TL harcadık. Bilmiyorum insanlar neden şu turları tercih edip bu kadar para kaptırıyorlar ama vardır bir bildikleri…

Sağlıcakla kalın blogseverler. Sırada nereler var, nerelere giderim bilmiyorum ama galiba ben yavaştan Ege’yi özledim…

 

 

Seyahat etmeyi ve yazmayı; deneyimlerimi başka insanlarla paylaşmayı seviyorum. Yaptığım her gezi ve yazdığım her yazı bilinmeyen soruların ve tutkulu deneyimlerin bir parçası.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*