Gezi Yazıları,  Türkiye

Abant

Gezmek ruhumuza işlemiş bir kere. Sakince oturduğumuz, klasik geyik muhabbetlerimizi yaptığımız bir akşam üzeri Ali’nin ‘Kardeş sen hiç Abant’ı gördün mü?’ sorusuyla başlıyor macera. Ne ara karar verdik ne ara planladık ve ne ara kendimizi bütçe anlamında bu geziye ayarladık hiç bilmiyorum ama bir anda kendimi Eskişehir Budget’ta buluverdim.

Ufak pazarlıklardan sonra (artık devamlı müşterisi olduğum bir mekan) klasik, kötü günlerimizin dostu; mazotu adeta koklayan ve tam bir öğrenci aracı olduğunu düşündüğüm Fiat Linea 1.3’ü kiraladık. Mazotu adeta koklayan diyorum ancak yazı sonunda aynı görüşlerde olmayacağımı göreceksiniz 🙂

Aracımızı saat 7 gibi teslim aldık.  Akşam erkenden yatalım sabah da erkenden yol alalım diyerek dışarıda çok fazla oyalanmadan eve geçecektik. Herkesi eve bıraktım. Fakat kendimi eve bırakamadım. Altımda araba da olunca tabii vurdum kendimi gecelere. Vur patlasın çal oynasın derken saatler 2’yi gösteriyordu. Ali’yi aradım. Uyumamış. Gel dedim birer çorba içelim, hop İstanbul İşkembe’deyiz. E haliyle ben paça Ali’de işkembeyi içince, hemen bana geçip vurduk kafayı saat 4’te, uyandık saat 5.30’da. Ben nasıl uyandım onu bilmiyorum ama Ali’yi uyandırmak için yaklaşık yarım saat uğraştım. Eskişehir’in buz gibi ayazında Ozan’ı ve Adem’i de evinden aldıktan sonra düştük Bolu yollarına.

Daha önce araçla pek çok şehir dışına çıkmışlığım var ve bu konuda özgüvenim tavan yapmış durumda. Telefonda da navigasyon (Sygic Türkiye) olduğu için kendimi hiç kasmadan içtiğim 2-3 Redbull’la rahat rahat Sakarya’ya kadar geldim. Tabii araçtaki herkes uyuyordu. Yolunuz Sakarya üzerinden geçiyorsa, Metin Tesisleri ya da İlhan Tan tesislerinde sıcak bir çorba içmeden yola devam edilmez. Biz de öyle yaptık ve Metin Tesisleri’ni seçtik. Sıcak çorbalarımızı içtik. Tabi biz çorbaları içerken Ali arabada uyuyordu. Geçtiğim yerlerin, yolların tatlarını tatmaktan alıkoyamam kendimi. Ama Sakarya’da koymak durumunda kaldım çünkü buradaki en meşhur yiyeceğin Kaymaklı Kabak Tatlısı olduğunu söylediler. Oldum olası Kabak’tan nefret etmişimdir. Evde de canım annem kabak yaptığında kendimi hışımla sokağa atarım. 🙂

Gerekli ihtiyaçlardan sonra koyulduk yine yola, Sygic Türkiye’ye göre yolumuza devam ediyoruz. Rotamızsa Sakarya Bilecik Yolu (D650) üzerinden Sakarya şehir merkezine varmadan Sakarya Bolu Yolu (D100) yoluna dönmek ve Düzce üzerinden paralı yollara girmeden Bolu’ya varış. Paralı yollara girmemek önemli çünkü aceleyle araç kiraladığımız için ne KGS, ne de OGS’miz yok. Abant’a da nasıl gideceğimizi bilmediğimiz için hedef olarak Bolu’yu seçtik. Sygic Türkiye, Abant’a götüremiyor bizi çünkü ne hikmetse destinasyon olarak bir türlü belirleyemedik Abant Gölü’nü.

Herneyse keyifli ve sakin bir yolculuğun ardından Düzce’yi de geçip kendimizi bir anda Bolu Dağı’nda bulduk. Bir insanın Bolu Dağı’nda araba kullanırken ürkmemesi mümkün değil. Yer yer bulutların üzerinde, muhteşem bir manzaranın bize eşlik ettiği sisli yolda ilerliyoruz. Pardon tırmanıyoruz. O anlarda dağın hiç bitmediğini düşünmüş olacağım ki ‘Beyler daha fazla ilerlemeyip şurda manzara eşliğinde yemek yiyip geri mi dönsek’ diyorum. Bizimkiler şaka sansa da aslında çok ciddiydim. Fakat bu ürkmek ne ki, keşke bu yolculukta sadece bu kadar ürkseydim 🙂 Bolu Dağı’nda bir hayli tırmanınca sadece Abant Gölü’nden değil, Bolu’dan da çok fazla uzaklaştığımızı düşündüm. Navigasyon’u da kapatmak zorunda kaldım çünkü şarj kiti yanımda değildi ve bu yolun bir de dönüşü vardı. Hemen ilk gördüğümüz bir benzinliğe yanaştık. Benzinlikte belli ki oldukça yalnızlık çeken bir amca koşarak yanımıza geldi, belki para kazanacağım umuduyla, ancak o an yakıtı düşünecek bi halimiz yoktu. Hemen Abant’a nasıl ulaşacağımızı, nereden gideceğimizi sorduk. Sağolsun bey amca klasik bir Karadenizli iyi niyetiyle bize yolu güzelce tarif etti ve bizde aynen tarif ettiği yollarda ilerledik. Yollarda ilerlerken insan yeşile tam anlamıyla doyuyor. İki şeritli bir yol, biraz gökyüzü ve dalları yolun üzerini kapayan ağaçlar, gür orman. Muazzam doğa bizim sürekli yolda durmamızı, camları sonuna kadar açmamızı ve oldukça yavaş gitmemizi sağlıyor. Bu yolun tadını çıkarmak paha biçilemez bir duygu. Yollarda ilerlerken aynı zamanda sosyal ağlarda da Check-In yapmayı ihmal etmiyoruz. Rotamızın Abant olduğunu anlayan dostlar hemen tavsiyelere başlıyor; yolda giderken şurda durun, şunu yiyin vb. 🙂 Biz de onları kırmadık tabii, acıkan karınlarımızı doyurmak için hemen tavsiyelerden biri olan Cemil Usta’yı değerlendirmeye aldık. Düşünün ki büsbüyük dağlar, üzerinize çöker gibi. Düşünün ki yemyeşil bir örtü, dağları kaplamış. Dağlardan gelen ve mekanı çevreleyen bir dere. Dereye kurulu bir su değirmeni, etrafında piknik masaları. Bu güzel doğa içinde Cemil’in Yeri, tam bir köy havası yaratmak için derme çatma; içinde kömür sobası kurulu fi tarihinden kalma gazetelerin yer aldığı ufak bir restoran kurmuş. Kömür sobası yanmıyor, ama yine de mekan sıcacık. Çünkü güneş yüce dağları delerek restoranı öyle bir ısıtmış ki, montları çıkarmadan oturmak imkansız. İlk gelen elemanı Cemil sanmak farzdır böyle yerlerde. Öyle ümit eder insan, ya da bilmiyorum, ben hep böyle ümit ediyorum. Aha diyorum Cemil bu, adam mekanı yapmış helal olsun. Hemen samimi tavırlarla Cemil’e meşhur sucuk ekmeklerinden 4 adet, yanına da 4 ayran sipariş ediyoruz. Cemil surat asıyor, sanırım mekandaki en ucuz yiyeceği Sucuk Ekmek. Bir de saat 11 civarı olduğu için bizden serpme kahvaltı söylememezi bekliyordu galiba 🙂 Öğrenci adamda ne arar o kadar para Cemil Ustam?

Küçük yaşlarda Manisa’nın Saruhanlı Köy’ünde büyüdüm diyebilirim. Sık sık giderdik, anne tarafı oralarda. Yaş ilerleyince, Saruhanlı’da ilçe olunca pek cazibesi kalmadı. Ama o yıllara duyduğum özlem nedeniyle böyle yerlerde çok huzur buluyorum. Ne alaka hemşerim? Çok alaka efendim. İnsan böyle yerlere bu kadar özlem duyunca, içinden çıkmak istemiyor. Bol bol fotoğraf, keyifli sohbetler, sucuk ekmekler ayran falan derken 1-2 saat geçiriyorsun böyle ortamlarda. Sonra oradan Cemil çıkageliyor tabi. 50 liralık hesabı koyuyor masaya. Oha lan diyorsun, 50 liraya danaya girerdik ucundan. Tabii bunu Cemil’e söyleyemiyorsun. Veriyorsun parayı. Ne köy kalıyor, ne huzur 🙂

Cepler hafifleyince yeniden arabaya binip vuruyoruz kendimizi Abant’ın güzel yollarına. Yol gittikçe daraldığı için bizde gittikçe yavaşlıyoruz. Benim de işime geliyor yavaşlamak çünkü böyle güzel yollarda hız yapmak çok itici geliyor. Sanki hız yapınca o doğa bozulacak, börtü böcek kaçacak, ağaçlar solacak sanıyorum. Bir yandan da Bolu’nun radyolarını açıyoruz tabii. Adem rahatsız, Quenn yok mu diyor bu radyolarda. Adem Queen manyağı, Selda Bağcan falan kesmiyor tabii.

Adem’in içine ettiği müzik keyfimizle bi anda Abant Milli Parkı’na hoş geldiniz yazıları çıkıyor. Ardından hemen bir gişe. Anlam veremiyorum bu duruma. Böyle yerlere girişte, çıkışta ne bileyim otoparkında vs. niye ücret alınır ki? Bunun için bir ton vergi almıyor musunuz siz? Bu para niye diye soruyorum, milli parkın bakımı da bilmemne vs. Bu parka bakmak sizin göreviniz değil mi? Biz buraya gelmesek de siz zaten bu parka bakmak zorundasınız. Buralar olmasa Türkiye olmaz. Müze kartlarımız var diyoruz, burada geçmiyor diyor. Hayır baktıkları birşey de yok. Adam orda açmış Esra Ceyhan’ı gününü gün ediyor. Gelenden gidenden parayı kesip artık nereye yolluyor, o paralar kimin cebine giriyor bilmiyorum. Neyse elimiz mahkum veriyoruz parayı, araçla girdiğimiz için de ücret pahalı tabi biraz. Biraz hayıflanarak giriyoruz içeriye.Arabayı park edip kendimizi teslim ediyoruz eşsiz Abant’a.

Muazzam sessizlikte; kuşların konduğu dalın titreşimini duymak, rüzgarın sazların arasından geçip gölün üzerinde kaymasını görmek; dağdan gelen soğuk suyla ayılmak, zirvelerdeki yüce ağaçlar önünde eğilmek ve Abant’ın eşsiz manzarasına şahit olmak. İnsan  bir anda neye uğradığını şaşırıyor ve kendini bambaşka bir dünyada hissediyor. Yaşadığınız şehir eğer bizimki gibi yoğun bir şehirse, insan buradan hiç ayrılmak istemez, niye istesin ki?

Hemen gölün etrafında bol bol fotoğraf çekerek ve tertemiz havayı ciğerlerimize doldurarak tam bir tur atıyoruz. Bizim gibi bireysel gelen ve turla gelen pek çok gezgin de Abant’ta. Böylesin güzel bir ortamda demli bir çay ne giderdi ama… Ama, biz içemedik. Koca Abant’ta çay içeceğimiz bir kafe bulam adık 🙂 Bizim şanssızlığımız sanırım, göl kıyısındaki kafeler tadilatta. Biz de otellerin görkeminden ürktüğümüz için çayı da başka yer de içeriz diyerek gölün kıyısında keyif yapıyoruz. Türlü şakalar, hikayeler; zaten az çok bizim ortamımızı bilen arkadaşlarımız bu 4’lünün nerede olursa olsun keyif alacağını bilir.

Etrafta pek çok piknik masası, yakılıp söndürülen fakat temizlenmeyen ateşler haricinde Abant dört dörtlük bir cennet. Tabi mevsim nedeniyle ve misafirlerin az olması nedeniyle de çok fazla tadilat var. Bence buraya gitmek için en uygun mevsim İlkbahar, biz biraz aceleyle yanlış tercih yaptık diye düşünüyorum.

Abant’ta yeterli vakit geçirdikten sonra asıl maceraya doğru ilerliyoruz. Şimdiden söylemek de fayda var, bu maceralarda yaşadığımız korku dolu anlar nedeniyle fotoğraf çekmek aklımızın ucundan dahi geçmedi 🙂 Çektiğim tek fotoğrafı yazının en sonunda paylaşacağım…

Müthiş fikir. Gezginiz ya hani, diyorum ki ‘Ya arkadaşlar, şimdi geldiğimiz yoldan dönmeyelim. Google Maps’ten daha kestirme ve dağlık bir yol görünüyor. Bence buradan gidelim, geze geze. Nasıl olsa vaktimiz var.’ Hay ağzıma eşşek arısı soksaydı da bunları söylemeseydim. Hayır ben bunları söylerken Adem Ozan ve Ali üçü de yok kardeşim sen bildiğin yoldan git, en kestirme yol bildiğin yoldur falan diyor. Ben türlü çakallıklarımla onları bir şekilde ikna edip direksiyonun bende olmasına da güvenerek kırıyorum Mudurnu yolunaaa…

Mudurnu’yu da hepimiz duymuşuzdur elbet. Piliç fabrikası var burada, Mudurnu Piliç hani.  Tarihi evleri de var. Ben de bunları merak ettiğim için aslında bu yolu tercih ettim, ama keşke merak etmeseymişim. Çünkü tarihi Odunpazarı Evleri’yle iç içe yaşayan bir insana buralar pek de ilgi çekici gelmiyor. Direksiyon bendeyken de Google Maps’in kontrolü Adem’de. Telefon Iphone4, GSM Avea. Avea’yı da kullananlar 3G bağlantısının ne kadar dandik olduğunu bilir. Biz yine de buna güvenerek yola devam ediyoruz. Gerekli yerlerde şarjı %15’lerde olan telefonuma Adem bakıyor ve şurdan git burdan dön diye talimatlar veriyor.

İlk bombayı Mudurnu civarlarında patlatıyoruz;

Adem: Sağa dön, düz git, yine sağa dön. Kanka yoldan çıktık, yol yok.

Ben: Abi nasıl olur, yoldan çıkmamız mümkün değil. Ama burası da yol değil lan galiba.

Biraz daha gidiyoruz, hakikaten yol bitiyor. Duvarlar, ağaçlar falan. Nereye geldik lan diyoruz? Tam o sırada telefonun sinyali gidiyor. Dosdoğru zaten çok uzaklaşmadığımız Mudurnu’ya geri dönüyoruz.

Beni bilen bilir, çok fazla yolda durup birilerine yol sormam. Sevmiyorum nedense, yoksa kaybolmaktan zevk almıyorum. Ama çare yok başka, mecbur ilk gördüğümüz benzinliğe yanaşıyoruz. Bizdeki de şans ya, petrol istasyonu kapanmış. Etrafta bir yaşlı amca var sadece. Yanına yanaşıyoruz;

Ben: ‘Dedecim merhaba.’

Dede: Şeğre mi gidiğyonuz yeğenim?

Ben: Yok dede biz yoldan raydan çıktık, yolumuz arıyoruz falanca tarafa (tam olarak rotayı anımsayamıyorum kusuruma bakmayın) nasıl gideriz.

Dede: Şeğre gidiğyosanız beni de alın, sığışırım arkaya ben.

Ben: Dedecim valla yerimiz yok, yolu söylesen.

Dede: Düz git düz.

Türkiyemizin böyle şeker insanları da var. Arabaya almayınca sizi kovalar gibi düz git falan diyebiliyor. Aslında orada başka bir şey demek istiyor tabii. Sağda solda yine insan göremezken sinyal alan telefonla havalara uçuyoruz, ve tekrar yola düşüyoruz. Adem’e biraz daha dikkatli yollara bakması konusunda uyarılar veriyorum tabii.

Yolculuğun en rahat adamı, her yere kıvrılabilen Ali arka koltukta fosur fosur uyuyor. Ozan da ona eşlik ediyor.

Biz de Mudurnu’dan itibaren rotamıza göre Ormanpınar köyü üzerinden Bilecik – Sakarya Yolu’na çıkıyoruz. İnsan şimdi rotaya yeniden bakınca keşke bu yolu sonuna kadar takip etseydik diyor. Rotayı da paylaşıyım size;

Bu yol üzerinde Karaardıç yol ayrımı var. Google Maps bu yola dönmemizi söylüyor. Önce Adem düz gidicez galiba deyince yol ayrımı üzerinde bekleyen biraz değişik bir tipi olan ve halk dilinde Apaçi olarak nitelendirilen, bolca jöleli arkadaşa korna çalıp geçiyoruz. Fakat sonra bu çocuğun yanından geçip o yol ayrımına gidiyoruz tıpış tıpış. 🙂

Hay nerden girdik bu yol ayrımına. Yol, anayoldan ayrılınca öyle bir daraldı ki karşıdan bir araba gelse yol iptal. O aralar karşıdan araba gelmediğine seviniyoruz tabi ama ilerledikçe hiç araba gelmeyişi de bizi biraz kuşkuya düşürüyor. Yolda devam ediyoruz, korku filmi başlıyor. Tek tük evler görüyoruz, bomboş. Terkedilmişler. Durum böyle olunca Ali’de Ozan’da uyanıyor tabii. Camlar açılıyor yavaşlayıp etrafa bakıyoruz. Tepemizde Ali’nin söylediğine göre Şahinler uçuşuyor. Ozan’ın söylediğine göre ise yavru akbabalar. Ben öyle tırsmış olacağım ki türlerini belirleyemeden sürmeye devam ediyorum. %97 çekiyoruz diyen Avea’dan eser yok. Yol var, şahinler var bir de biz. Böyle yollarda yapmamanız gereken tek şey durmak.

Biz yaptık efenim, durduk. Sonra da bir süre dağın başında arabayı çalıştıramadık. Arabadan indi bizimkiler, Ali dua ediyor.  Ben dua ediyorum bir yandan da ısrarla marşa basıyorum. Tık yok. Son bir kez daha bütün iman gücümle kontağı çeviriyorum ve o muhteşem dizel araç sesi tıkırdamaya başlıyor. Çalıştı! diye bağırıyorum. Yola koyuluyoruz hemen. Ama o da ne?

(Yolda kaldığımız yer buralar.)

Yola koyulur koyulmazdan biraz geçmeden yol bitiyor, yerini bir kaç patikaya bırakıyor. Düşünün durumu, rakım neredeyse 1500-2000. Dağın tepesindeyiz (artık hangi dağ bilmiyorum, ve önümüzde gidebileceğimiz dört yol var. Etrafta evler var ama insan göremiyoruz, AVEA bizi yine yalnız bırakmış. O sırada bir traktör geçiyor tarif ediyor bir yerler. Ama şiveyi görmeniz lazım. Biz anlamadık tabi ne anlattığını amcamızın, yolların da hiçbiri hayra alamet değil. Mecburen şu yolu tercih ettik bizde.

Hay nerden tercih ettik. Yol dediğime bakmayın. Otlardan arındırılmış toprak. Yağan yağmurun etkisiyle yer yer çamur. Araba kimi yerde kayıyor. Zor kontrol ediyorum. Derken yoldan geçmiş traktörlerin etkisiyle yer yer çukurlara girip çıkıyoruz. Arabanın altı tak tuk vuruyor yere. Öyle yerlerden geçiyoruz ki ölsek bulamazlar. Allahtan depoyu full almışız ki ona güveniyoruz. Devam ediyoruz. Rotadan öyle bir sapmışız ki kayboldukça kayboluyoruz, şöyle bakın;

Yollar tam off-road yolları. Hani jipiniz olsa buraya gelin gezin, 10 numara yerler ama bizim araba Fiat Linea. Yol yok yordam yok, navigasyon yok GPS yok. İlerliyoruz ama nereye gittiğimiz hakkında hiç bir fikrimiz yok. Geri dönsek çok vakit kaybedeceğiz onu da gözümüz almıyor. Belki birilerine rastlarız, tek umudumuz bu ilerliyoruz.

Dağ başında bir köy karşımıza çıkıyor, Aşağıkınık diye. Köye giriyoruz hevesle şükürler olsun kurtulduk diye. Önümüzü bir inek inekler, danalar, koyunlar kuzular artık hayvanlar tam olarak ne kestiremiyorum, kesiyor. Ağzımızdan tonlarca küfürler dökülüyor. Ozan çaresizce arabadan inip ineklere hışt diyor. Ben kornaya basıyorum, Ali duacı. Adem şaşkınlıkla bakıyor. Allahın işi ya, o kadar hayvan var, ev var. O kadar kornaya basıyoruz bir insan olmaz mı etrafta? Yok işte, yok. Bahtsız bedevi çölde kutup ayısına rastlar misali, biz de köyün ortasında ineklere rastlamışız.

Neyse uzun uğraşlar sonucunda tepik yemeden hayvanları çekiyoruz kenara. Yola devam ediyoruz çaresizce. Yer yer toprak yol yerini mıcıra bırakıyor. Sevinç çığlıkları atıyoruz. Yol ayrımları çıkıyor karşımıza, o piti piti yapıyoruz. Yola devam ediyoruz. Çaresizlik çok acayip birşeymiş. Ama tüm gün yanımızda olmadığını sandığımız Allah karşımıza elle yapılmış ve üzerine boardmarker’la yazılmış bir Eskişehir tabelası çıkarıyor.

UEFA Kupası’nı almış Fatih Terim gibi koşturuyoruz tabelaya. Sarılıyoruz, sevinç gözyaşlarıyla ıslanıyor yanaklarımız. Bundan sonrası artık mıcırlı yollar diye seviniyoruz. Nitekim öyle, yollar mıcırlı ama rakım yükseldikçe yükseliyor. Tırmandıkça tırmanıyoruz. Öyle bir yükseldik ki anlam veremiyoruz bu yüksekliğe. Eskişehir bu kadar yüksekte değil diyorum, bu Eskişehir tabelası bir köy falan olmasın?

Ama korktuğumuz olmuyor bu sefer, rakım belki 3000 (sallıyorum) olduktan sonra, başlıyoruz inişe geçmeye. Aman yarabbi! Bu ne iniş. En ufak hatada dağdan aşağı savrulacağız belki, ne bariyer var ne birşey. Allahtan yol var ama o da mıcır. Bu kadar yükseklikte buzlanma olabilir düşüncesiyle 2.viteste yavaş yavaş iniyoruz. Ben manzaranın ihtişamıyla büyülendim yolculuğun bu kısımlarında. Hayatımda böyle güzel manzaralar görmemiştim. Allah beni kahretmesin ki bu manzaraları fotoğraflayamadım. O kadar korkmuş o kadar gerilmiştim ki aklımın ucundan geçmedi fotoğraf çekmek.

Tıngır mıngır indikten sonra yol bitmedi tabi. Tekrar çıktık dağlara, tekrar indik. İnsan gördük, yol sorduk. Tırmandık, indik, tırmandık indik derken kendimizi Eskişehir sınırları içinde, Mihalgazi taraflarında bulduk. Yollar düzelince hızlandık, 120-130 kilometre hıza ulaştık belki. Ve sonunda Eskişehir derken önümde görmediğim kasisle yaklaşık 2-3 metre uçup takkkk diye yere vurduk. Tamam dedim gitti araba, ama Linea yine bizden yanaydı, üzmedi 🙂

Böyle bir yolculuğun ardından arabayı teslim edip evlere koştuk tabi hemen. Daha önce de buna benzer bir Sakarya/Sapanca maceramız olduğu için gezinin ufak bir kritiğini yaptık acaba biz de mi sorun var diye 🙂 Korktuk, ürktük, çoğu zaman eğlendik ama yolculuk sonunda çok önemli bir ders aldık;

Bir daha çay içmeden yola devam etmeyeceğiz… 🙂

Şimdi düşünüyorum da, belki de hayatımdaki en keyifli yolculuktu. Samimi söylüyorum. Korkusu, öfkesi, isyanı bir yana dursun gördüğüm o manzaralar, köyler, yollar, hayvanlar; benzinlikteki dede, Mudurnu Piliç fabrikasından gelen pis koku, Abant, Cemil Ustam, Bolu Dağı hepsi güzel anılardı benim için. Y

ine Abant’ta olsan hangi yolu tercih ederdin diyenler için söylüyorum;

Yine içimden gelen sesi, yani bilmediğim o yolu tercih ederdim.

Söz verdiğim gibi korku dolu ama eşsiz manzaraları olan dönüş yolunun başlarında çektiğim tek fotoğrafı da paylaşıyorum aşağıda.

İyi bakın kendinize 🙂

Seyahat etmeyi ve yazmayı; deneyimlerimi başka insanlarla paylaşmayı seviyorum. Yaptığım her gezi ve yazdığım her yazı bilinmeyen soruların ve tutkulu deneyimlerin bir parçası.

3 Yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*